|
Rasim Köroğlu' nun Şiirsel
Yolculuğu
Türk
Edebiyatımızın önemli sahalarından birisi de “hiciv”, “taşlama”,
“yergi” vb isimler verdiğimiz, bana göre “iğneleme” alanıdır. Bu
alan, edebiyat tarihimizde sayısız ve güzel örneklerle
karşımızda dururken, maalesef bugün, günümüz şiir dünyasında
özellikle genç neslin bu alandan haberdar olmadığını üzülerek
görmekteyim.
Oysa bu sahada kalem oynatan şairlerimiz, yüreklerini ve
akıllarını tellerinin, mızraplarının arasından seslendiren
ozanlarımız, yaşadıkları döneme iz bırakmakla kalmamışlar,
döneme şekil ve düzen vermişler ve o “iğneleyici” eserleriyle
asırları aşa aşa günümüze kadar gelmişlerdir.
Şiirin efsanevi gücü, taşlama-hiciv-mizah metodu ile doruk
noktalara çıkmış ve sadece kendini değil, kutlu
kanatları-mübarek sırtıyla şairini de zamanın korkunç
kıskacından kurtararak yüzyıllar ötesine taşımıştır.
Gerçekten üzülüyorum, genç neslin hiciv-mizah yolunda eser
vermemesine…
Rasim Köroğlu gibi günümüzün “hece” şiirinin- taşlama-mizah
şiirinin ustası olan bir şairin sadece antoloji. Com sitesindeki
şiirlerini incelerken gördüm ki, çok az kişi okumuş ve şiir
altlarına yorum yazmış… üzüntüm ondan… Söyler misiniz bana, kaç
kişi şu güzelim “araba” şiirini yazabilir?
Rasim Köroğlu, taşlamalarında asık surat ve küfürbaz değildir.
Güleryüzlü ve hoşsohbet bir tutum izler. Mizah sanatını
taşlamayla bütünleştirip, kendince ve günün motiflerini de
ekleyerek akan bir su misali şiirini sunar.
Ben, Köroğlu üstadı bundan yıllar önce Ankara’ da Feyzi Halıcı
üstadın “Fasılbar” da düzenlediği şiir etkinliklerinde tanıdım.
O yıllarda Eskişehir’ den kalkıp Ankara’ ya gelirdi. Bekir
Salim’ le atışmalarını hatırlıyorum. Rahmetli Halil Soyuer
sağdı. Cemal Safi, Ayhan İnal, Yahya Akengin, Abdullah Satoğlu,
manevi babam Ahmet Tufan Şentürk ve daha bir çok usta ve benim
gibi genç şairlerin katıldığı “Fasılbar” şiir etkinliklerinin
tadını unutmuş değilim.
Rasim Köroğlu, Türk Halk Şiirinin “ayak-uyak” larıyla eski obje
ve imgelere kaçmadan, kendi yaşantısından, toplumun
güleceği-eğleneceği-düşüneceği-iğneleyip yereceği konuları teker
teker ele alıp hoşsohbet bir dille sergiliyordu…
O günlerden bu günlere dostluğumuz ilerledi. Çoğu illerimizde
yapılan şiir etkinliklerimizde beraber olduk. O’ nun geniş
kültüründen ve samimi-sıcak-candan dostluğundan çok istifade
ettim.
Sonra “Körün Taşı” isimli eserini yayınladı. O eser Köroğlu
adının edebiyat dünyamızda iz bırakan şairler arasında yer
alacağının ilk habercisiydi. Şimdi, yıllar süren dostluğumuzu
antoloji. Com’ un bu sanal imkânları arasında GÜLLÜK grubumuzda
sürdürmenin hazzını ve mutluluğunu yaşıyorum.
Yorumumuza üstadın kitabına da adını veren Körün Taşı başlıklı
tek bir dörtlükten oluşan eserini sunarak başlayalım, olmaz mı?
Dörtlük şöyle:
“Körün Taşı
Sanmayın ki felek hoş tuttu beni,
Ne doldurdu ne de boş tuttu beni,
Düşmanın attığı değmeden geçti,
Hep kendi attığım taş tuttu beni.”
İşte bu dörtlük, Köroğlu ustanın bütün şiir anlayışının temeli…
Öz bu… Özün özü bu…
Düşmanın attığı taş değil, kendi attığı taşın gene kendisine
gelmesiyle yaralanan bir yürek. Felekle başı derttedir. “Zaman
ve zamane” onun mücadele verdiği en mühim rakibidir.”Felek beni
hoş tuttu sanmayın” derken de bunu söylemektedir usta.
Köroğlu, hem aruz hem de hece de ustadır. Onunla yaptığım
röportajdan da görüleceği gibi, Türk Halk Şiirine sevdalı,
ozanlık geleneğinin geleceğinden de kaygılıdır. İster ki bu şiir
ve bu gelenek sonsuza dek yaşasın. Çabası onadır ustanın, kederi
ondan…
Rasim Köroğlu, hece’ nin her türlü kalıbıyla yazar, amma en çok
6+5=11’ lik ölçüde çok başarılı olduğunu görmekteyiz.
Kafiyelerini asla “ek”ten değil, “kök” ten yapar. Mısraların
birbiriyle uyumuna çok dikkat eder. Mısralar birbirini bir
dörtlükte adeta son dizeye-ayak-uyak’a el ele taşır gibidir. Bu
durumu usta olmayan her hece şairi beceremez.
Şiirinin başlangıcı, ortası ve sonu konudan ve özden kopmaz.
Konunun etrafında her dolanışında bir mizah ve bir iğne
görürsünüz. Görürsünüz de çoğu şiirinde her kıta sonunda
gülmekten karnınız yarılır… Kendini tutamazsınız. Çünkü çok
”etkili ve vurucu” sözlerini her kıtanın son iki mısrasına
saklamıştır. İlk iki mısrada sizi o vurucu ve etkileyici söyleme
hazırlar ve son iki mısrada kovada ne varsa döküverir baştan
aşağıya…
Rasim Köroğlu, “araba” şiirine dikkat§ edilirse “Biz de bir
araba almadan önce / Özenir herkese bakar giderdik.” Sözleriyle
başlıyor. Evet, araba almadan önce herkese özenen şair, kıt
kanaat aile bütçesinden artırdıklarıyla bir araba almıştır ama,
başına da gelmedik kalmamıştır. Burada şiirin girişine
dikkatinizi çekmek istiyorum. Araba almaya herkes özenebilir,
herkes heves edebilir; ancak alınan arabanın nasıl olduğuna
dikkat etmek gerekir. Zira, bütçe imkanlarıyla alınan bir araba,
üstadın başına gelenler gibi sizin de başınıza gelebilir. Şiirin
giriş kısmını teşkil eden ilk dörtlüğünde şair okuyucuyu konuya
hazırlamaktadır. Sonra bu dörtlüğün üçüncü ve dördüncü
mısrasında, bundan sonra gelecek dörtlüklerde ele alacağı
konunun- söylem biçiminin haberini vermektedir. Diyor ki;
”Kim derdi ki hemen alıverince,
Garip başımızı yakar giderdik.”
Garip başımızı diyor, başımı demiyor. Neden? Çünkü, bu hevesle
alınan, herkesin var bizim niye olmasın diyerek alınan araba,
sadece kendi başını değil, cümle aile bireylerinin başını da
yakacaktır. O sebeple “başımız” demektedir. Nitekim 2. dörtlükte
bunu açıkça da söylüyor.:
”Çocuklar itirir, hanım çekerdi,
Konu komşu çıkar, seyre bakardı,”
Sonra, usta başlıyor, aile bireylerinin tümüne dert olan arabayı
anlatmaya:
”Benzini bitince yağı yakardı,
Dumanı havaya diker giderdik.”
Bunu, şiirin bütünselliği ve konuya hakimiyet açısından
dikkatiniz çekmek için ifade etmeye çalışıyorum. Mizah, çoğu
kere “hazır cevap” lık demektir. Anında verilen cevabın etkisini
yaşatmaktır ustalık. Anında cevap vermek de konudan kopmamakla
mümkün olur. Şair bu şiirinde kullandığı “çeker giderdik/yakar
giderdik/yıkar giderdik…vb” ana çizgisinde “giderdik” deyişi ile
kişisellikten meseleyi çıkarıp, “giderdim” demeden, tüm ailesini
de aynı çile içine katmaktadır ki, işte her kıtadaki son iki
dizede “vurucu-etkin-iz bırakan” söylemi toplumla da paylaşmak
arzusundandır…
Taşlama ve mizah kişisel olabilir, ama önemli olan bu
kişiselliği toplumla paylaşabilecek usül ve metodun
yakalanmasıdır. Tiyatro sanatında “komedi” lerin başarısı da bu
noktada görülebilir.
Bu şiirde taktik şu, ilk iki dizede araba, son iki dizede bu
arabanın çilesini çeken aile…
Sözümüzü fazla uzatmadan geliniz bu güzelim şiirin bundan sonra
ki kıtalarını birlikte okuyalım.
”Arada sırada basarsa marşı,
Sesinden ayağa kalkardı çarşı,
Kurulup içine ellere karşı,
Kasıla kasıla çeker giderdik.
Arıza yapınca verirdik tehir,
Uçmadık ne dere kaldı ne nehir,
Zindana dönerdi koskoca şehir,
Vurunca direği yıkar giderdik.
Yollara düşerdik sabah ezanı,
Pikniğe varırdık yatsı zamanı,
Lastiklerin yoktu dini, imanı,
Günde üç beş kere söker giderdik.
Rampayı inerken benzerdi kuşa,
Dolardık içine eğlene, coşa,
Hanımı çekmezdi vursak yokuşa,
Gahi evli gahi bekar giderdik.
Vurdukça, çarptıkça boyardık onu,
Üzerinde vardı her rengin tonu,
Dönmezdi arada direksiyonu,
Yoldan şarampole çıkar giderdik.
Delik deşik idi altının sacı,
Yerlere değerdi ayağın ucu,
Kaç kere düşmüştü içinden bacı,
Yolcuyu yollara döker giderdik.
Eskiydi koltuğun çulu çaputu,
Rüzgarda uçardı hep ön kaputu,
Sanırsın mübarek müzikli kutu,
Sesinden kulağı tıkar giderdik.
Evden sanayiye zar zor varırdı,
Nerde usta görse, orda dururdu,
Çırak kızar, kalfa çekiç vururdu,
Sağlam kalan yeri büker giderdik.
Sermayeyi sardık ala kediye,
Almazdı kimseler, etsek hediye,
Rasim der ki nazar değmesin diye,
Her yanına boncuk takar giderdik.”
Bu şiirde ve Rasim Hoca’ nın bundan sonra inceleyeceğimiz
şiirlerinde ve hattâ tüm şiirlerinde gördüğüm bir özelliği daha
işaret etmek isterim.
Mısra sonlarındaki kafiyelerinin % 85’ i hep sesli harfle
bitmektedir. Alfabemiz 29 harftir ve sadece 8 sesli harfimiz
vardır. Köroğlu, bu sesli harflerle yüklü şiir dokusunu etkili
olabilmek için ve özellikle sahnede-dinleyenlere seslendirerek
sunmak-zihinlerde hoşça bir iz bırakmak için kullanmıştır, ama
bana göre, bu tutkudan ustanın sıyrılması da gerekmektedir.
Alfabemizin sessiz harflerinden bir kaçını, n-t-k-r-m-n
harflerini kullanmıştır kafiyelerinin sonunda… sesli harfler
vurgunun yanı sıra durum-yer-hal bildirmede çoklukla
kullanıldığından mizah-hiciv sanatında bel ki kurtuluş yoktur bu
harflerden ama, benim bu tesbitimi kendisinin de bir gözden
geçirmesini arzularım.. Bu fiziksel bakış açımı üstadın kayda
değer bulacağını umarım.
Rasim Köroğlu’ nun şimdi de “nazlı yârini” arayışını anlattığı
bir şiirine göz atalım olur mu?
Şiir şöyle:
“Tükettim ayları, bitirdim günü,
Yıllarda aradım nazlı yar seni,
Kaybettim kendimi, şaşırdım yönü,
Yollarda aradım nazlı yar seni.
Gözümün yaşını döktüm mendile,
Almadı dereler aktı nafile,
Dolaştım sahrayı, döküldüm Nil'e
Çöllerde aradım nazlı yar seni.
Dışıma vurunca aşkın ataşı,
Tutuştu dünyanın öteki başı,
Isıttım toprağı, erittim taşı,
Küllerde aradım nazlı yar seni.
Güllerin bülbüle buymuş mirası,
Her yanımı sardı diken yarası,
Alaca karanlık, seher sırası,
Güllerde aradım nazlı yar seni.
Kandırdın Rasim'i cilve nazınan,
Anlatılmaz derdim üç beş sözünen,
Paylaştım hepsini sarı sazınan,
Tellerde aradım nazlı yar seni.”
Rasim Köroğlu’ nun yârini arayışının şiirini okuduk. Bu şiirin
teknik analizinde Köroğlu’ nun yeni bir mısra cambazlığını
görmekteyiz. Şair, deyim ve düşüncelerini her bir kıta içinde
ilk mısra ile şiirin şah beyiti-uyak arasında gayet mahirane bir
şekilde dokumuştur. Şiirinde her hangi bir aksama ve sekme
bulunmayışı, örgüsünün sağlam oluşu da bundandır.
Zira,
1. Kıtada: Tükettim ayları- yıllarda aradım nazlı yâr seni (Neyi
sorumuza: ayları tüketip, günü bitirmekte) :
Kaybettim – Yollarda aradım nazlı yâr seni (Neyi sorumuza:
Kendimi demektedir. Kendini kaybeden ne yapar? Yönü şaşırır
değil mi? Yönü- şaşıran tek bir yola düşmez aramak için, cümle
yollara bakar bulmak için sevgilisini)
2. Kıtada: Gözümün – çöllerde (bu iki kelime arasında ne, neden,
nasıl, ne kadar, niçin, ne zaman gibi soruları sorarak;
cevaplarını sıralamış; yani bu iki sözcük arasına şiirin sağlam
duvarını örmüştür.
Aynen öyle de;
3. Kıtada: Dışıma-Küllerde
4. Kıtada:Güllerin-Güllerde
5. Kıtada:Kandırdın-Tellerde sözcükleri arasında dans eden,
kozasını ören bir ipek böceği gibidir.
Özellikle genç şairlerimize demem o ki, bu dokuya iyi
bakmalarıdır. Mısraların birbiriyle uyumu ve bir kıtanın girişi
ile bitişi arasında ki örgünün sağlamlığına dikkat etmeleri
hususudur.
Üstad Rasim Köroğlu’ nun çok sevdiği eşi rahmetli olunca,
üstadın neşesi kaçmış, eskiden gülen-güldüren-şen şakrak Köroğlu
yerine hüzün dolu bir Köroğlu gelmiştir.
İsterseniz önce Köroğlu’ nun rahmetli eşine yazdığı şiirini bir
okuyalım:
“Çekilir mi sensiz hayatın zoru.
Derdimi ortadan bölenim benim.
Yüreği tertemiz, gözleri duru,
Baktıkça yüzüme gülenim benim.
Güneşe benzetip kursam hayali,
Anlatamam yine sendeki hali,
Kış gününde ılık rüzgâr misali,
Estikçe içime dolanım benim.
Herkes neler kurdu, neler düşledi,
Feleğin kılıcı bize işledi,
Derdin yedi sene önce başladı,
Kırkında sararıp solanım benim.
Tabut seni değil beni götürdü,
Bu günü, yarını, dünü götürdü,
Bedenim içinden canı götürdü,
Şimdi neye yarar kalanım benim.
Yanına çağırdı yüce Emreden,
Bizlerden ayrılan sadece beden,
Kopamam diyordun oğlum Emre'den,
Üç yavruma ana olanım benim.
Sanmaki dünyada hoşca kalırım,
Yavrular olmasa hemen gelirim,
Huri elin olsun, seni alırım,
Mahşerde arayıp bulanım benim.
Melekler halini bir bir söylesin,
İmanı bütüne ateş neylesin,
Yaradan yerini cennet eylesin,
Kabrine nur ile gelenim benim.
Rasim’de yanmadık yürek mi kaldı,
Dünyayı tutacak direk mi kaldı,
Bilmem başka söze gerek mi kaldı,
İçimden geçeni bilenim benim.”
Görüyorsunuz değil mi yürek sızını, acıyı, elemi…
Mizah adamının gülüşü ne kadar büyükse, acısı da ondan daha
büyük oluyor. Aslında, onların iğneleyen dillerinin – güldüren
dudaklarının arkasında hüngür hüngür ağlayan, gerçeğin katı
aynasında ıstırap yumağına dönmüş yürekleri vardır. Siz sahnede,
ekranda, şiirlerinin içinde güldüklerine- güldürdüklerine
bakmayın. Onları dışardan alaycı yada vurdumduymaz sanırsınız,
ama onlar çok duygusal ve çok narin bir yapıya sahiptirler…
Köroğlu’ nın eşini kaybetmesi üzerine yazdığı bu şiirde,
bozulan-yıkılan bir aile-öksüz kalan çocuklarla yalnız kalan bir
babanın arşı tutan elemini ve hıçkırıklarını hissetmekteyiz…
“Tabut seni değil beni götürdü,
Bu günü, yarını, dünü götürdü,
Bedenim içinden canı götürdü,
Şimdi neye yarar kalanım benim.”
Evet, ölen ölmüş, Hakk’ın çağrısına uymuş, imanı ve inancı bütün
olduğu için de Cennete gitmiştir. Ama ya kalan? Çocuklarıyla
geride kalan eş de ölmüştür aslında. “Tabut seni değil beni
götürdü” demiyor mu şairimiz de?
Yuvayı dişi kuş yapar demişler. Gerçekten de eşlerden annenin
vefatı ile babanın çocuklarla geride kalması zor bir olaydır.
Anne olsa, en azından çocuklara “analık” yapar… Hele hele bir de
evlâtlar arasında kız çocuk varsa babanın işi biraz daha zor
olmaktadır. Bu bizim aile yapımızdan kaynaklanmaktadır.
Köroğlu’ da acı yüklü bu şiirinde çocuklar konusuna hususiyetle
değinmektedir.
Üstad, yıllarca eşinin vefatı sebebiyle çocuklarına hem analık
ve hem de babalık yapmak durumunda kalmıştır. O neşeli-cıvıl
cıvıl-cevval Köroğlu gitmiş, yerine düşünen, hüzün dolu bir
Köroğlu gelmiştir.
Daha önceki yıllarda “velet”, “futbol” gibi eğlendiren-güldüren
şiirleri kaleme almıştı. Bunlardan birisinde diyordu ki:
“Hiç gelecek halim yoktu vallahi,
Sizleri burada gördüm de geldim.
İzinsiz çıkamam, salmaz billahi,
Hanıma tekmili verdim de geldim.
Belaya sokamam garip başımı,
Biliyorum, takip eder peşimi,
Sağlama alayım diye işimi,
Kayın valideme sordum da geldim.
Gezip de gelecek çarşı, pazarı,
Uykuya yatacak öğle üzeri,
Kaçmasın diyerek Yalan Rüzgarı,
Saati başına kurdum da geldim.
Razı değil gönlüm boş oturmaya,
İlk yıldan başladım turşu kurmaya,
Alıştı ellerim yaprak sarmaya,
Yemeği ateşe sürdüm de geldim.
Sür dedim boyayı, takın altını,
Dolaş görümceni, ara eltini,
Islatırsa diye velet altını,
Sıkıca kundağa sardım da geldim.
İyisi, kötüsü olmaz iş iştir,
İş çıksın elinden, işi yetiştir,
Hazırlık gerekir, önümüz kıştır,
Çorabı, kazağı ördüm de geldim.
Tutturdum içimden yanık türküyü,
Sildim tüm rafları, örttüm örtüyü,
Yıkadım gömleği, yaptım ütüyü,
Halıyı, kilimi serdim de geldim.
Günü varmış gelen ayın üçünde,
Hazırlık başladı bilmem kaçında,
İşlerim bitince huzur içinde,
Sazımı sırtıma vurdum da geldim.
Gel Rasim, derdini açma sen yad'a,
Başa gelmedik iş olmaz dünyada,
Kazak erkek oldum gece rüyada,
Düşümü hayıra yordum da geldim.”
Derken, eşinin vefatından sonra, dümeni elem okyanusuna, deli
tayı keder yokuşuna sürer olmuştur. Şimdi okuduğunuz şiirde
gördüğünüz gibi “kılıbık” denilen bir “eş” motifini rahatlıkla
sergilemekte idi.
Hani diyordu ya “Körün Taşı” dörtlüğünde “kendi attığım taş
yaralıyor beni” diye. Hah işte o…
Eleştirmen mizahçı-hicivci önce kılıcı kendine çalmakta, taş
yağmuru altında kendi başını tutmaktadır. Taşlama-hiciv-mizah
edebiyatımızda bu çok görülen bir olaydır. Kendine söylemenin
anlamı da, “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla”
mânasındadır.
Gülen önce kendi gülmeli, ağlayan acıyı önce kendi canında
hissetmeli ki, sahnede rolünü başarıyla oynasın. Şair de
başarıyla şiirini yazsın… Kendinde konusunu yaşayamamış şairin
şiirinin içi boş, şiiri de yavan olur elbette…
Evet dostlar, demiştik ki, şair şiirinin konusunu yaşamışsa, içi
boş, mısraları yavan olmaz… Bazılarınız benim bu görüşüme
katılmayabilirsiniz. Ona da saygı duyarım. Ama, eli yanan bir
insanın acısını en iyi o elin sahibi hisseder, değil mi? Şiir de
bir his, bir duygu işi değil midir? Kelimelerle duyguyu nakış
nakış işlemek değil midir? Öyleyse, yaşayanın işlemesi bir başka
olur her halde…
Zaten, benim gibi düşünenler, hep şairin ve şiirin samimi
olmasını-candan-içten olmasını; naylon suratlı olmamasını
isterler. Bilmiyorum, samimiyetsizlik ve yapaylıktan
hoşlanamadım gitti işte. Şiirin özünde, mayasında, hamurunun
yoğruluşunda da aynı samimiyeti arayışımız da ondan…
Alaycı-eğlenceye almak gibi tutkusu ve davranışı olduğunu
gördüğümüz hiciv-taşlama şairlerimizin tamamı, inanç-iman-dünya
görüşü ve bakış açılarında çok samimidirler. Şiirlerindeki
kırbaç dil, tokmak yumruk da o samimilikten doğar. Aksi
takdirde, bunca yıl, nicesi zindanlara atılmış, derisi yüzülmüş,
boynu kesilmiş şairler zincirinin bir halkası olamazlardı.
Evet, Kanuni Sultan Süleyman döneminin en meşhur şairi Figani’
ydi. Edebiyat toplantılarının bir numarası idi. Ama ne oldu
Figani’ ye dersiniz? Birazcık bekleyin bakalım…
Asıl adı Sinan olan ve şiirlerine “Şeyhi” mahlasını kullanan ve
“Harname” sinde devrinin bütün büyüklerini af edersiniz
“eşeklikle” suçlayan ŞEYHİ’ nin kaçarak kellesini kurtarmasını
görmemişti Figani. Hatırlamıyordu, unutmuştu belki de…
Asıl adı “Türkmen İmadettin “olan filozof-şair Nesimi’ nin
Halep’ te Kölemene idaresi tarafından derisinin yüzülmüş
olduğunu biliyordu.
Ama, hicivci-taşlamacı, davasında-savunduklarında samimidir ve
korkusuzdur ya, Figani’ de Sadrazam’ın sarayının önüne diktiği
heykellere takmıştı bir kere… Sadrazam İbrahim Paşa Budapeşte’
den gelirken yanında getirdiği heykelleri İstanbul’ da
yaptırdığı sarayın önüne dikmişti. O dönemin en parlak
edebiyatçısı Figani, bir edebi toplantıda sadece iki mısra (yani
bir beyit) söylemişti.
“Dü İbrahim amed be deyri cihan
Yeki putşiken, yeki püt-nişan”
İşte bu.
Bu heykellerle halkı putperest mi yapmak istiyorsun anlamında
iki mısra…
Figani’ yi bir güzel dövdükten sonra, bir müfreze askerin
eşliğinde, davulcu ve dellallarla, eşeğe ters bindirip,
gözlerini bağlayıp, sokak sokak İstanbul’ da ibret olsun diye
gezdirdikten sonra, deniz kıyısında kafasını vücudundan
uçurmuşlardır…
Osmanlı döneminin ilk öldürülen şairidir Figani… Figani’ den
sonra tam 100 yıl geçmiş, bu süreçte hiçbir şair ortaya çıkıp ta
iğnesini batıramamıştır.
O sebeple, müstebit idarelerin olduğu dönemlerde
hiciv-taşlamacıların çoğu sadece mahlaslarıyla ortada gezinirler
ve kendilerini hiç göstermezler.
Figani’ den sonra taa 4. Murat dönemine gelinmiş, o dönemde de
hem şair, hem kadı olan ve cehaletin ilmin önüne geçmesine
tahammül edemeyen “Mantıki” hiciv-taşlamacılığının zararını
gördü. Önce Şam’ da Vali tarafından zehirleneceğini anlayınca
Şam’a kaçmış, oradaki Öküz lakaplı Mehmet Paşa’ ya sığınmıştı.
Demişti ki:
“Şam’ da bilmediler kıymetimi
İltica ettim Halebüşşehba’ya
Harlerin çiftei iz’ acından
İltica ettim Öküz Paşa’ya…”
Mantıki böyle demiş amma, yağmurdan kaçıp doluya tutulmuştur. 4.
Murat padişahtır, şiirlerinde onu eleştirmektedir. Uzanır
Padişah eli ve MANTIKİ’ yi asıverirler oracıkta…
Sadece Figani ve Mantıki’ mi? Geliniz bir de meşhur Nef’i’ ye
bakalım dostlar…
4. Murat Nef’i yi susturmak için neler yapmadı ki…Ama bu Nef’i
susmadı, susturulamadı. Aslen Erzurum-Hasankaleli olan Nef’i
aşağıya-yukarıya, cümle makamlara, cahil ve despot idarelere
yıldırımlar yağdırmaktan geri kalmamıştır. Padişahın emrini alan
Bayram Paşa, Boynueğri Mehmet Çavuş’un cellatlığıyla, bir
kömürlüğe hapsedilen NEF’İ Yİ YUMRUKLAYA YUMRUKLAYA ÖNCE
MAHVETMİŞLER, SONRA DA BOĞMUŞ, ÖLDÜRMÜŞLERDİR.
Asıl konumuz Köroğlu ve mizah-hiciv-taşlama olduğu için bu
birkaç tarihi örneği verdim sizlere dostlar…
Edebiyat ve siyasi tarihimiz hep dili kırbaç şairlerimizin kan
izleriyle doludur. Sürgünler, zulümler, kıyımlar ve işkenceler
hep onlara yapılmıştır… O nedenle de bu tür şiire ve sanata
gönül vermek için mangal gibi bir yürek ister… Samimi olmayı
ister… Kavi-pek-sağlam olmayı ister… Korkusuz olmayı, Azrail’le
arkadaş olmayı ister…
Sözümüzün burasına Rasim Köroğlu’ ndan taş gibi, kırbaç gibi bir
şiir sunarak gül atalım mı, ne dersiniz?
Bakın adamın birisine Köroğlu üstad ne demiş? :
“Ağlattığın için yetimi, dulu,
Senin de yüzün hiç gülmesin dürzü,
Görmesin ceplerin parayı pulu,
Delinsin dipleri dolmasın dürzü.
Malını, mülkünü kumarda satsın,
Briçte kazansın pokerde batsın,
Kafelerde gezsin, otelde yatsın,
Avradın evine gelmesin dürzü.
Her gün sabah banyo yapıp süt'ünen,
Dolaşsın çarşıyı elde it'inen,
Koca arasın hep internet'inen,
Kızını kimseler almasın dürzü.
Sokmasın işini felek ayara,
Söz geçmesin oğlun denen hıyara,
Virüs girsin evde bilgisayara,
İçinde program kalmasın dürzü.
Telefonda sapık biri arasın,
Kapatır kapatmaz geri arasın,
Hiç ara vermesin seri arasın,
Gözlerin uykuya dalmasın dürzü.
Etrafını sarsın bütün arsızlar,
Kredi kartını çalsın hırsızlar,
Senin gibisine yürek mi sızlar,
Dostların derdini bölmesin dürzü.
Sen dururken niye garibi tutsun,
Dilerim Hindistan Gribi tutsun,
Tedavi edecek tabibi tutsun
Derdinin dermanı olmasın dürzü.
Hastalık imamı yatağa tıksın,
Müezzin senelik izine çıksın,
Musalla taşını ürüzgar yıksın,
Kimse namazını kılmasın dürzü.
Rasim sana derin bir mezar açsın,
Onun da altından fay hattı geçsin,
Her sene sallansın, her sene göçsün,
Arayan kabrini bulmasın dürzü…”
Evet dostlar…
Rasim Köroğlu’ nun “Dürzü” başlıklı şiirini gördünüz işte.
Düşünün ki, bu mealde bir şiir padişahlık döneminde yetkili bir
mercideki kişiye yazılsa ne olur? İpte sallanır Köroğlu değil
mi?
Taşlama-Hicvin derdi, yetkili makamlar ve halkın “gülünç”
bulduğu kimseler olmuştur hep. Türk mizah tarihinin zirvesi olan
Nasrettin Hoca’ mızı yeryüzünün hiçbir ulusu geçememiştir. O
yüzden de onun fıkra ve mesajlarını ya kendi dillerine
çevirmişler yada kendilerince bir Nasrettin Hoca uydurmuşlardır.
Bizim milletimiz böyledir… Deli Dumrul’ dan Nasrettin Hoca’ mıza
kadar, espri yüklü, minnacık eylem ve olaydan dağlar kadar büyük
sonuçlar çıkarmasını bilir. Türk dilinin ve zekâsının
muhteşemliğinin yegâne örnekleri hicivde-taşlamadadır.
Hiciv-taşlama insan ve toplumların ortak noktalarını çok iyi
tespit eder. Nerde bir sakatlık var, zafiyet var, sivrilik var
korkusuzca yüklenir… Gerekirse blöf yapar, ima eder, ama hep
gerçeği açıklar…
Ünlü hiciv üstadımız Eşref diyor ki:
“Eylemem hicv-i edânı eylemekten içtinab
Doğruyu söyler, gezer bir şairim
Hoşça bir mazmun bulunca Eşref! ..
Kendimi hicveylemezsem kâfirim! ...”
Evet böyle işte. O mangal yürekli taşlama şairinin esas meselesi
yakaladığı konudur. Asla toplumu ve bireyleri öfke-kin ve
nefrete sevk etmez. Hür düşünmenin, mert olmanın ve tok söylemin
mihenk taşıdır hiciv-taşlama…
Bana göre Fransız ihtilali o dönemin siyasetçilerinin ve
sendikacılarının attığı nutuklar ve yazarların kaleme aldığı
makaleler kadar, şairlerin de etkisiyle olmuştur.
Taşlama şiirini bizim ulusumuz da en çok “siyasette”
kullanmaktan hoşlanıyor; zira hep mazimiz onun örnekleriyle
dolu… Namık Kemal, Ziya Paşa, Abdullah Cevdet ve daha niceleri…
Hep çileyi şiirleri yüzünden çekmişlerdir.
Bu tür şiirler, halkın, sessiz milyonların yüreğine su
serpmektedir. Söyleyemediğini söyleyebildiği anlardır… Ancak,
şunu unutmamak gerekir ki, “iğneleyici şiir” uyarıcılığını
yaparken, bayağılığa ve terbiyesizliğe düşmez. Müstehcenliğe
sapmaz…
Köroğlu hoca, Anadolu’ da çoğu evde görülen “gelin kaynana
kavgası”nı bir şiirinde o kadar güzel-o kadar candan işlemiş ki,
okudukça gülmekten kendimi alamıyorum. Şiir şöyle:
“Evde çıktı iki meydan savaşı,
Biri bitti, biri bitti bitecek.
Gelinle kaynana tuttu güreşi,
Biri yattı, biri yattı yatacak.
Ben de duyamadım sözün başını,
Gıcırdattı anam sıktı dişini,
Yerden kalkmayan o eğri kaşını,
Biri çattı, biri çattı çatacak.
Havayı sarınca savaş kokusu,
Başladı hanımın kuru sıkısı.
Denizli horozu gibi ikisi,
Biri öttü, biri öttü ötecek
Aracının dayak yemek kaderi,
Ara yere saldık yine pederi,
Garibi ortada ileri, geri,
Biri itti, biri itti itecek.
Çekilmiyor bunların gayri kahiri,
Terk eylesem derim köyü, şehiri,
Gizlice yemeğe fare zehiri,
Biri kattı, biri kattı katacak.
Ben giderim odun ile kömüre,
İkisi de bakmaz aşa, hamura,
İtişe kakışa varıp çamura,
Biri battı, biri battı batacak.
Kim demiş hanımın gözleri şaşı,
Üç yerden yarıldı anamın başı,
Gördünüz attığı son iki taşı,
Biri tuttu, biri tuttu tutacak.
Adım Rasim, ben de attım havamı,
Zor aldım elinden bakır tavamı,
Karakolda biter maçın devamı,
Biri gitti, biri gitti gidecek.”
Rasim Köroğlu, eşi vefat edince “dul” kalmıştır. Anadolu’ da
“dul erkek” ve “dul kadın” için çok sayıda fıkralar vardır,
dilden dile dolaşır. Evli iken “kılıbıklık” meselesini kaleme
alan üstad, bu kere “dulluğu” diline dolamıştır.
Bir şiirinde bakınız kendi halini nasıl tasvir ediyor?
“Neler neler geçti bu garip baştan,
Dul kalınca yüzüm gülmedi gitti,
Kesildim ekmekten, kesildim aştan,
Karnım tıka basa dolmadı gitti.
Kap kacak aradım durdum mutfakta,
Menemen pişirdim çinko tabakta,
Yumurta yapıştı, biber ayakta,
Domates suyunu salmadı gitti.
Kompir aldım şöyle koca tas gibi,
İnce ince kıydım onu süs gibi,
Patates yağının sanki küs gibi,
İkisi yanyana gelmedi gitti.
Vurunca tokmağı kırdım havanı,
Fırladı sarımsak, deldi tavanı,
Cücüklettim iki çuval soğanı,
Evde sebze meyve kalmadı gitti.
Sever idim canlı balık işini,
Tava elde bekler iken leşini,
Oynattı kuyruğu, dikti başını,
İnat etti hınzır ölmedi gitti.
Aşure pişirmek aklıma esti,
İki kaşık yiyen bir hafta kustu,
Verdiğim komşular selamı kesti,
Kimseler kapımı çalmadı gitti.
Yiyince hormonu değişti huyu,
Bir çilek doyurdu koskoca köyü,
Dolapta uzadı hıyarın boyu,
Bu işleri aklım almadı gitti.
Ateşte durdukça imambayıldı,
Patlıcan toplandı, kıyma yayıldı,
Rasim’im dünyada namım duyuldu,
Üzerime aşcı gelmedi gitti.”
Evet, işte has şiir bu…
Üstad, çoğu şiirlerinde kendi halini anlatırken ülkenin bazı
meselelerini de dile getiriyor. Bu şiirinde mesela “hormonlu
meyve, sebze” meselsi dikkatimizi çekti.
Dul kalmak hep vefat sebebiyle olmuyor. Dul kalan Köroğlu,
bakmış ki çoğu dullar boşanıyor ve ülkede en çok boşanma
davaları adli mercileri uğraştırıyor. Almış o güzelim kalemini
ve “boşadı” şiirini yazıvermiş. Demiş ki:
“Çürük Ahmet otuz iki avradı,
Kandırıp üst üste aldı boşadı,
Daha ilk celsede işi kavradı,
Hepsine bir sebep buldu boşadı.
Kırk kapıya dünür gitti nenesi,
Otuzunda avrat gördü sinesi,
Düşük çıktı Döne Kızı'n çenesi,
Dırdırdan usandı, yıldı boşadı.
Neriman kör idi, Ayşe sağırdı,
Necmiye'nin eli biraz ağırdı,
Kezban geldiği gün ikiz doğurdu,
Bak şu işe dedi, güldü boşadı.
Televizyon, radyo kendine kaldı,
Yatağı, yorganı Fadime aldı,
Sıra yerde duran halıya geldi,
Onu da ikiye böldü boşadı.
Saymakla biter mi kafir'in suçu,
İmam nikahlıydı avradın üçü,
Sarılıp giderken Ayten'in göçü,
Ardından teneke çaldı boşadı.
Hacıdan getirdi güzel Serap'ı
Veresiye aldı gidip şarabı,
Canından bezdirmek için arabı,
İçip içip eve geldi boşadı.
Türlü derdi çeker iken Nezahat,
Üzerine kuma geldi Sebahat,
Üzülmedi öldü diye Nebahat,
İki rekat namaz kıldı boşadı.
Bir şarkıcı kadın almıştı bardan,
Bütün köylü bıktı cazdan, gitardan,
Şikayet gelince Koca Muhtar'dan,
Babasına haber saldı boşadı.
Avrupa'da geçti sekiz, on ayı,
Bir Alman kocadan aldı Helga'yı,
Ondan da kaçırdı Süleyman Dayı,
Elleri böğründe kaldı boşadı.
Böyle evlat olmaz ben gibi erden,
Diyerek fırladı olduğu yerden,
Kopyalamış dedi komşu Ömer'den,
Hacer'in suçunu bildi boşadı.
Nikah memurunun canına yetti,
İlçede evlenme cüzdanı bitti,
Beşini nikahsız idare etti,
Hepsini gönlünden sildi boşadı.
Dokuz avrat daha aldı sırayı,
Rasim der ki, O da buldu belayı,
Boşayamaz denen Cadı Nuray'ı,
İnat için kendi öldü boşadı.”
Güzel bir şiir, öyle değil mi dostlar?
Rasim Köroğlu, Türk Halk şiiri kökenli olduğundan, halkın
kullandığı ata sözleri ve deyimleri de şiirinin dokusunda
ustalıkla kullanmaktadır. Sadece bununla kalmaz üstad, hecenin
yanında “aruz” veznini de kullanmakta ustadır. Geniş bir edebi
kültürü olan üstad, Türk Halk Edebiyatının günümüzde parlayan
yıldızlarından birisidir. Bilgi, kültür ve deneyimlerini şiir
imbiğinden süze süzer ve coşkun-akıcı bir dille sunar bizlere…
Aruz şiirinden “Beyit şeklinde Vezni Aher” ini örnek olarak
alalım:
“Ey nazlı dilber / ay yüzlü dilber / gel gizli dilber / kimden
kaçarsın
Kimden kaçarsın / yüksek uçarsın / durmaz geçersin / ey nazlı
dilber
Korsun ateşsin / kalbimde eşsin / sen bir güneşsin / gökten
bakarsın
Gökten bakarsın / baksan yakarsın / akşam çıkarsın / ay yüzlü
dilber
Derdim var arsız / gezdim umarsız / ömrüm uzar kız / sevsen
yürekten
Sevsen yürekten / korkmam felekten / sessiz yolaktan / gel gizli
dilber
Gerçek seven yar / gönlünde efkar / bir tek Rasim var / kimden
kaçarsın
Kimde kaçarsın / gel gizli dilber / ay yüzlü dilber / ey nazlı
dilber “
Kalıbı: müstef'ilatün müstef'ilatün müstef'ilatün müstef'ilatün
İşte Türkçe’ mizin aruz vezninde de ne kadar güzel ürünler
verdiğine dair bir örnek bu. Rahmetli ağabeyim Mehmet ÇINARLI’
yı hatırlattı bana. O da Türkçe’mizle çok güzel aruz şiirleri
yazmıştı…
Manevi babam Ahmet Tufan ŞENTÜRK’ le bir gün evinde oturup baba
oğul sohbet ederken, dedim:
-“Baba, bunca yıl sevgi, barış, dostluğu esas alan şiirler
yazdın. Peki hiç taşlama şiiri yazmadın mı? ”
Gülümsedi ve yüzüme baktı. “Açtırma kutuyu, söyletme deliyi”
benzeri bir söz söyledi. O gün fazla üstüne gitmedim. Babamla
şakalaşmayı çok severim ben. Her sabah kalktığımızda mutfağa
girerken mutlaka süpriz bir şaka yapardım. Akşama dek o şakanın
etkisiyle yüzümüzde gülücükler çiçek açardı. Şimdi çok özledim
onu… Çok…
Taşlama şiiri yazmadın mı sorumu unutmamış olacak ki, balkondaki
güvercin ve kumrulara yemlerini ve suyunu verirken bana
seslendiğini duydum. Çalışma odasına geçmişti.
-“Bak fırtına” dedi, “Aç bakalım şu kitap dolabının kapalı
gözünü”
Merak ettim açtım. Dolabın gözleri bir çok defter ve dosya ile
doluydu. “Evet baba” dedim. Bana;
-“Fırtına orada yeşil renkli bir klasör olacak, onu çıkar
bakalım” dedi. Çıkardım ve kendisine uzattım.
-“Gel otur yanıma” dedi ve “sen dün bana hiciv – taşlama
yazmadın mı” diye sordun değil mi” dedi ve klasörü açtı, “Oku,
bak bakalım şunlara” dedi…
Hayretler içinde kalmıştım. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı.
Hem hece, hem aruz ve hem de serbest vezinle yazılmış bir kitap
hacminde taşlama-hicviyeler vardı… Çölde su bulmuş insana
döndüm. Başladım yüksek sesle okumaya…
Evet bunlar babamın “gizli şiirleri”, hiçbir yerde yayınlanmamış
hicviyeleriydi…
Kimlere yoktu taş yağmuru.. Bakanlar, valiler, milletvekilleri…
Zam, hastalık, yoksulluk daha neler neler…
Yakaladım babamın gizli hazinelerinden birini dedim ve hepsini
bilgisayara kaydedip diskete aldım. Adına da Ahmet Tufan
isminden dolayı “SÖZ TUFANI” dedim. Şimdi, manevi babamın hiçbir
yerde yayınlanmamış o hicviyelerinden oluşan “söz tufanı”
eserinden bir suret bende, bir suret de babamın kitaplığında
mevcut…
Bunu niye anlattım?
Yüreği gümbürdeyen her şairin böyle “gizli şiirleri” vardır,
biliyorum. Ustam rahmetli Tahir Kutsi MAKAL’ da tutmuş “Benim
Gizli Yazılarım” diye bir kitap çıkarmıştı… Bütün şairlerin
kıyıda köşede bulunan, yazdığı, ancak meydana çıkarmadığı bir
hiciv şiiri vardır, lâkin, bu konuda ısrarcı olmak ve bir
“tarz-üslup” oluşturmak ve devamını getirmek kolay değildir…
Rasim Köroğlu hoca, yıllarını bu yolda feda etmiş, ozanlık
geleneği için harcamış birisidir.
Genç şairlerimizin ondan öğreneceği çok şey vardır. Hoca’ nın
kendisini kenara çekmesini asla istemiyorum Ve buradan davet
ediyorum alenen. Bu GÜLLÜK grubunda en azından haftada bir gün
bize tecrübelerini-bilgilerini aktarsın o yeter…
Rasim Köroğlu ve şiirsel yolculuğu hakkında daha çok yazılacak,
söylenecek konular var. Daha fazla vaktinizi almak istemiyorum.
Geliniz, o’ nun antoloji com’ daki şiirlerini okuyalım hele bir
dostlar. Sizlere çağırım da budur…
Sözlerimi üstadın gene güzel bir şiiriyle noktalıyor, kendisine
şiirsel yolculuğunda bol ilhamlar, sağlıklar, mutluluklar
diliyorum.
“Bütün yollar çıkmaz sokak,
Rehber sustu, yol bozuldu.
Hanımlardan yedik dayak,
Erkek sustu, rol bozuldu.
Yumurtada gizli bir can,
Canı veren ol Yaradan,
Civciv çıktı makinadan,
Tavuk sustu, fol bozuldu.
Meyve verdi kara çalı,
Üzüm döktü kavak dalı,
Aşı, hormon bulunalı,
Ağaç sustu, dal bozuldu.
Yatar olmuş yataklarda,
Altın tasma sokaklarda,
İthal mama tabaklarda,
Köpek sustu, yal bozuldu.
Yazmaz olduk iki satır,
Sormak için gönül hatır,
Alo deriz üç beş kontur,
Mektep sustu, pul bozuldu.
Yapılınca ince ayar,
Fala baktı bilgisayar,
Nerden çıktı şu medyumlar,
Falcı sustu, fal bozuldu.
Türlü derdi çeker olduk,
Çeke çeke döker olduk,
Saçı bile eker olduk,
Berber sustu, kel bozuldu.
Nerden aldık şu gitarı,
Dansa kalktı kocakarı,
Unuttuk halayı, barı,
Perde sustu, tel bozuldu.
Sporlardan topa geçtik,
Müziklerden popa geçtik,
Sezaryenden tüpe geçtik,
Ana sustu, döl bozuldu.
Bozdu Rasim Pazarını,
Mermer örttü üzerini,
Kepçe kazdı mezarını,
Kazma sustu, bel bozuldu”
Cümlenize kalbi selam ve saygılar sunuyorum…
Mustafa CEYLAN |